mustafa @ saatci.com

Fethiye’mizin uçaklarla ve pilotlarla anılmasının sebeplerini hepimiz biliriz. Şehrimize ismini veren ilk hava şehidimiz Fethi Bey ve onun Muavenet-i Milliye isimli Bleriot uçağı bizim için çok anlamlıdır. Bundan 68 yıl önce körfezimize düşen Fransız uçağı da şehrimizin tarihinde ve biz Fethiyelilerin hafızasında yerini almıştır. Bu uçak kazasını mutlaka duymuşsunuzdur, en azından dayılarımın konuştuğu farklı TV kanalları ve TRT tarafından çekilen belgeselleri izlemişsinizdir. Bugün ben size aynı olayı canlı şahidinden, o zaman 16 yaşında bir genç kız olan, annem Nesime Saatcı’nın hatıralarından süzerek anlatacağım.

Annem, Kızılada’nın fenercisi Mustafa Pehlivan ve eşi Şöhret Pehlivan’ın sekiz çocuğunun yedincisidir. Ailesi ile birlikte Kızılada’da yaşamaktadır. Her ne kadar adada yaşasalar da Fethiye’de kurdukları sosyal ilişkilerle Fethiye’nin toplumsal hayatında yer edinmişlerdir.

Gelelim olayın geçtiği yaz mevsimine. 1953’ün 3 Ağustos gününde Fenerci Mustafa Pehlivan’ın evi Fethiye’den gelen konuklarla dolup taşar, günün sonunda konukların bir kısmı Fethiye’ye dönerken, bir kısmı da geceyi geçirmek için adada kalır. Nesime ve kardeşleri babalarının sosyal çevresinin genişliğinden dolayı bu tür misafirliklere alışkındırlar. Bu onlar için neredeyse rutin haine gelmiş olayların tekrarıdır.  4 Ağustos’un sabahında anlam veremedikleri bir gürültü duyarlar. Sabah namazına kalkınca Turunç Muarı’nın batısında bulunan Şahin Burnu’nun açığında bir karartı görünce akşamki gürültünün sebebini anlarlar. Dürbünle bakarak teyit ederler. Bir uçak düşmüştür. Herkes heyecanla uçağı daha net görebilecekleri bir yerlere koşuşturur, çocuklar ise fenerin balkonuna çıkan merdivenleri uçarcasına çıkarlar. Bir önceki günkü misafirlerden adada kalanlar da bu önemli olaya şahitlik etmektedirler. İşte o kalanlar arasında, Fethiye fenerlerinden sorumlu memur Durmuş Arıkan, eşi Seniha, baldızı Güler, kızları Meral ve Zuhal de vardır. Bu ailenin o gece tesadüfen yatılı misafir olarak kalması uçak kazazedeleri için tarif edilemeyecek boyutta hayati bir şanstır. Çünkü o zamanların Fethiye’sinde bulunan sayılı motorlu teknelerden biri de Durmuş Arıkan’ındır ve bu misafirlik sayesinde Kızılada’dadır. İşte o tekne birçok canın kurtulmasına vesile olacaktır. Nesime’nin ortanca abisi Ahmet, bu motorlu tekneyi alarak hemen uçağa doğru hareket eder. İstanbul’dan kayıkçılık tecrübesi olan Fenerci Mustafa oğluna kazazedelere hemen yanaşmamasını yoksa hepsinin binmeye kalkışmasıyla teknenin alabora olabileceğini sıkı sıkıya tembih eder. O da öyle yapar, Ahmet vardığında yolcular uçağın kanatları üzerinde durmaktadırlar. Kısa bir süre sonra uçak yavaş yavaş Akdeniz’in sularına gömülürken denizin üstü can yelekli yolcularla dolar. Herkes bir an önce tekneye binmek için çaba harcamaktadır. Ortalık tam anlamıyla mahşer yeridir. Sudaki yolculardan bir kadın Ahmet’e doğru çocuğunu uzatır, Ahmet de hem çocuğu hem kadını alır tekneye. Ayrıca kanattan suya en son düşen yolculardan biri olan hamile bir kadını da tekneye alır. Bu kadın Beyrutlu bir banka müdürünün eşidir. Annesinin karnındayken kurtarılan çocuk da yıllar sonra Fethiye’ye gelerek bir turizm şirketi açacak, Lübnan ve Fethiye arasında turizm köprüsü kuracaktır. Şirketinin adına da Deniz Feneri (Light House) diyecektir. Ahmet teknenin kapasitesi kadar yolcuyu alır, adaya döner ve Fethiye’ye haber vermek için yola çıkar. Çünkü yolcular küçük bir tekne ile kurtarılamayacak kadar çoktur ve Fethiye’nin en büyük teknesi olan gümrük motorunun (Sahil Güvenlik) gelmesi gereklidir. Ahmet gümrük motoruna haber verir ve motor uçağın düştüğü yere doğru tam gaz yol alır. Nesime bir taraftan ilk kurtarılan yolculara giyecek vermekte, karınlarını doyurmakta bir taraftan da babası ve küçük kız kardeşini uçağın düştüğü yere uğurlamaktadır. Fenerci Mustafa en küçük kızı Hatice’yi de yanına alarak kürekli teknesiyle düşen uçağa doğru yola çıkar ve ara vermeden asılır küreklere. Çünkü her kürek kurtarılmış bir can olacaktır. Bir tekne kürekle ne kadar hızlı gidebiliyorsa o kadar hızlı götürür tekneyi Fenerci ve kurtardığı yolcularla adaya döner.  Ahmet’in haber verdiği gümrük motoru kaza mahalline yaklaşır, denizde bulunan bütün yolcuları aldıktan sonra Kızılada’ya gelir ve oradaki daha önceden kurtarılan yolcuları da alır. Bu arada bazı yolcular yüzerek Turunç Muarı’na, Kalemiye’ye ve Şahin Burnu’na çıkmışlardır. Uçağın kaptan pilotu Raymond Terry ise yüzerek Kızılada’ya çıkmıştır. Yolcuların hepsi gümrük motorunda toplanırlar. Motorda ilginç bir olay da yaşanır. Motora çıktığında kızını göremeyen bir anne, kızının öldüğünü düşünerek hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır. Oysa kızı Ahmet Pehlivan tarafından ilk kurtarılanlar arasındadır ve adadadır. Ana ve kızın teknede buluşmaları ve sevinç çığlıkları bütün kurtarılanlara yeni bir doğum gününü müjdeler, anne minnettarlığını belirtmek için bileğinden çıkardığı bileziği Ahmet’e uzatır, fakat Ahmet bu hediyeyi kabul etmez. Bunun üzerine anne bileziği orada bulunan başka bir kadına hediye eder.  Gümrük motoru hayatını kaybeden 4 yolcu hariç 32 yolcu ve 8 mürettebatla Fethiye’ye döner.

Fethiye’ye ulaşan yolcular otellere ve Fethiye eşrafının evlerine yerleştirilirler. Eczacı İskender Yerguz da en çok kazazedeyi misafir edenlerden biridir. Daha sonraları uçak şirketinin ve Fransız devletinin devreye girmesiyle bütün yolcular Fethiye’den alınarak memleketlerine ulaştırılır.

1983 yılının sonbaharı idi, Fethiye Lisesinde öğrenciydim. Fethiye’nin ortak paydası olan Fetav’ın fedakâr müdürü güzel insan Dilek Ablam (Dilek Sıdıka Dinçer) bizi aradı. O zamanlar Turizm Danışma Bürosunda çalışıyordu. 1953 yılında düşen uçağın pilotunun Fethiye’de olduğunu ve dedemi ziyaret etmek istediğini söyledi. Bu olayın da küçük bir hikâyesi var. O gün Dilek Abla büroda otururken Fransızca danışma görevlisi Gönül Ablanın, birisiyle hararetli bir konuşma yaptığını duyar ve konuyu sorar. Uçak hikâyesini duymamış olan Gönül Abla da “bu adam yıllar önce düşen bir uçaktan bahsediyor, kendisinin de o uçağın pilotu olduğunu söylüyor, ben de böyle bir olayın olmadığını anlatmaya çalışıyorum” der. Dilek Abla konuya vakıf olduğundan, hemen devreye girer ve durum aydınlanır. Evet, o adam düşen uçağın pilotu Raymond Terry’dir.  Artık yıllarca kulaktan kulağa anlatılan olayın başrol oyuncularından biri daha olay mahallindedir.

Dilek Ablanın telefonundan sonraki gün, Annem, ben, Dilek Abla, Gönül Abla, pilot Raymond Terry ve pilotun eşi dedemin Yanıklar’daki evine gittik. O iki insanın, dedemin ve pilotun, karşılaşma anına şahitlik etmek gerçekten çok büyük bir ayrıcalıktı. Hiç ayrılmamış iki dost gibi sarıldılar birebirlerine. Bütün geçmiş, tatlı ve acı anılarla tekrar canlandı. Tercüman Gönül Ablanın pilotun ağzından dökülenleri çevirmesini dinliyorduk. Hiç unutmuyorum. Aynen şöyle demişti pilot:

-Uçak Rodos’u geçince arızalandı, irtifa kaybediyorduk ve ne yapacağımı bilmiyordum. O anda “Allah’ın ışığı” diyeceğim Kızılada fenerini gördüm ve ona doğru döndüm.

Bundan sonrasını biliyorsunuz. Bugün size bütün ailemin dâhil olduğu ve çocukluğumuzda beri defalarca dinlediğimiz gerçek bir olayı anlattım. Yeni bir Fethiye hatırasında görüşmek üzere.